19 Haziran 2022 Pazar

Ardından...

Biz hiç arkadaş baba kızlardan olmadık... Biz hiç sımsıkı sarılmadık... Sen hiç gelip kendiliğinden öpmedin beni. Ben öptüğümde de hep çektin kendini. Seni seviyorum diyemezdin de "insan evladını sevmez mi" derdin beni seviyor musun diye sorduğumda. İnsan evladını sever elbet, sevmeli de ama söylemeli, hissettirmeli de derdim içimden her seferinde. İmrenirdim babasıyla olan ilişkilerine şahit olduğum arkadaşlarıma. Keşke diyordum keşke...

Çocukken çok içerliyordum bu hallerine. Sana kızıyor, küsüyordum içten içe. Sonra sonra, büyüdükçe, olgunlaştıkça ve farkındalığım arttıkça anladım ki insan görmediği bir sevgiyi gösteremiyormuş da... Seni kimse sevmemiş ki çocukken, kimse başını okşamamış, "neyin var oğlum" dememiş ki. Sevgisiz büyüyen bir çocuk ne bilsin sevgiyi? 

Hep kendi başının çaresine kendin bakmış, kendi kendinin ailesi olmuşsun ta ki kendi aileni kurana kadar. Annem sana yoldaş olana kadar... 

Hayatı hep güçlü olmak, güçlü olmanın yolunun da "sert" durmaktan geçtiğini sandın ve biz ne yaparsak yapalım değiştirmedin bu düşünceni. Hep kendi halinde olmayı tercih ettin, bizden uzak. Bir anneme düşkündün, bir onu kaybetmekten korkardın. Oysa biz de her şeye rağmen ne çok sevdik seni. Sen bizi ittikçe biz sana daha çok sahip çıktık, daha çok bağlandık. Sen kendinden, yaşamaktan vazgeçtiğinde bile biz senden vazgeçmedik. Biliyorduk çünkü sevgi emekti... Emek vermediğin hiçbir sevgiye sahip olamazdı insan... 

Keşke öfkende, kızgınlığında net olduğun kadar sevginde de olabilseydin. Keşke daha çok hissettirseydin sevgini... Keşke içimde bu kırgınlık kalmasaydı... Keşke ben de diyebilseydim "bana bir şey olmaz çünkü babam var" diye... Keşke sende eksik olan duygularımı başka adamlarda aramak zorunda kalmasaydım... 

Sen ne kadar uzak durmuş olsan da senden o kadar çok şey öğrendim ki... Gururlu olmayı, kimseye boyun eğmemeyi, her zaman dik durmayı, sorunlarımı kendim çözmeyi, emeğe saygıyı... Yemek yerken hangi çatalın neye yaradığını, adabıyla rakı içmeyi... Ve en önemlisi kimseye "eyvallah" dememeyi...

Çok şey var yazmak istediğim ama boğazımda oluşan düğümlerin engel olduğu... Diyeceğim şudur; benden yana tüm haklarım helal olsun sana babacığım... Yattığın yer hiç incitmesin seni... Dilerim gittiğin yerde bu dünyada hiç olmadığın kadar mutlu ve huzurlu olursun... Dilerim orada da hissedersin seni sevdiğimi... Ve bir gün kavuştuğumuzda hiç sarılmadığın kadar sıkı sarılırsın bana... 

Seni çok seviyorum Babam... 

Babalar günün kutlu olsun... Öperim o yumuşak ellerinden...

https://www.youtube.com/watch?v=o4OStsfsbzs

1 Şubat 2022 Salı

Ben"cil"lik...

Büyümek böyle bir şeydir belki de... Büyüdükçe hem güçleniyor hem de zayıflıyor insan. Güçlü insan sıfatını kazanmışsan eğer sana bir şey olmaz sanıyorlar oysa ki bilmiyorlar belki de en çok güçlülere oluyor olanlar. Dik durmaya alışık olduğun için, her şeyin üstesinden kendin geldiğin için, kimseden yardım istemediğin için, bazılarının beklediği "aciz" durumuna ne olursa olsun düşmediğin için geldikçe geliyorlar üzerine. Belli etmiyoruz diye, kendi yaralarımızı kendimiz sarıyoruz diye canımız hiç yanmıyor diye düşünmeniz ne büyük yanılgı. Belki de en çok yenilgi bu dik duruşların altında gizlidir. Belki de o yenilgiler dik duruşumuza sebep olduğu kadar içten içe eritiyordur bizi. Umarsız göründüğü için kahkahalarımız içinde sakladığımız göz yaşlarını görmüyorsunuzdur belki de. 

Çok daha zor günlerim oldu geçmiş zamanlarda ama bu yıl yıprandığım kadar yıpranmamışım meğer... Nasıl da yorgun hem bedenim, hem yüreğim... Pandemisi, ekonomisi, hastalıkları ve gereksiz bir sürü insan kabalıkları ziyadesiyle yordu beni bu yıl. Tahammülsüzüm epeydir herkese ve her şeye. Kimseler üzmesin, kırmasın istiyorum artık beni. Eskiden gülüp geçtiğim şeylere dolmasın istiyorum artık gözlerim. Ve ben eski beni çok özlediğimi fark ediyorum. Güldüğüm zamanların üzüldüğüm zamanlardan daha çok olduğu zamanları...

Hayat akıp gidiyor ve ben bir köşeden izliyorum akıp giden yıllarımı, yaşlarımı. Yapmak isteyip yapamadıklarıma hayıflanıyor yaşadığım anları da anlamsızlaştırıyorum. Onca yaşanmışlığa, haksızlığa rağmen hala kendimden önce düşünüyorum hayatımdaki herkesi. "Önce ben" demek bu kadar zor değil biliyorum ama kahrolsun bazı şeyler işte... Yaptığın şeyin kendin için doğru olduğunu bildiğin şeylerin hesabını vermek istemiyorum artık kimseye. 47 yaşındayım ve artık kendi konforum, kendi ruhum için yaşamak istiyorum hayatımın kalanını. Ben sadece güçlü kadın olmak istemiyorum artık. Ben hem güçlü, hem mutlu bir kadın olmak istiyorum. Ben artık hayatımın tadını çıkartmak, herkesi için gösterdiğim çabayı biraz da kendim için göstermek istiyorum. 

Dizlerimin üzerinde bir battaniye ile cam kenarından dışarıya baktığım günler geldiğinde "iyi ki"ler dökülsün istiyorum dilimden "keşke"ler yerine...

"Mutlu olmak için gerekli olan bencillik sadece kendini düşünmek değil, önce kendini düşünmektir..." 

18 Mart 2021 Perşembe

KARA(ntina) Günler(i)...


Bundan 375 gün önce birileri çıkıp da önümüzdeki bir sene boyunca evde yaşayacaksın, sokağa çıktığında maske takacaksın, bazı günler yasak olacak sokağa hiç çıkamayacaksın, sevdiklerine hasret kalacaksın dese "yaw he he" der güler geçerdim. Gülen birileri oldu elbette ama benim olmadığım kesin... 

Tam 365 gündür evdeyim. Bu süre zarfında sokağa çıktığım gün sayısı 65 günü geçmez sanırım. 46 yıllık hayatımda hiç bu kadar evde kaldığımı hatırlamıyorum. 1996 yılından beri aktif bir çalışma hayatım var. Arada işsiz kaldığım dönemler de oldu elbet ama maksimum 30 gündür. İşe gidememek, evden çalışmak ayrı bir şey tabi ama evden istesen de çıkamamak bambaşka bir duyguymuş. Sanırım bu süreçte öğrendiğimiz şeylerin başında dört duvar arasında hayatların ne kadar zor olabileceği. Ki evimizde her türlü konforla yaşarken hapisteymişiz hissiyatını yaşıyoruz. Diğer türlüsünü düşünmek bile istemiyorum sadece sabır diliyorum...

Eminim herkes için enteresan bir süreç oldu. Süreçten bir şeyler öğrenenlerimiz de oldu hiçbir şey olmamışçasına şuursuzca hayatlarına devam edenlerimiz de. 

Benim açımdan süreç hala tamamlanmış değil hatta ne zaman biteceğine dair de hiçbir öngörüm yok. Hayırlısı diye diye geçiriyorum günlerimi. Yeri gelmişken bir hayırlısı olsun bırakayım buraya...

Peki ben neler yaptım neler öğrendim bu 365 günde;

. Son 10 senedir televizyon izlemeyen ben bu süreçte yüzlerce film onlarca dizi izledim ve diyorum ki yaşasın Netflix. Zira süreçteki en büyük yardımcım.

. Başlayıp da bitiremediğim kitaplarımın hepsini bitirdim. Ama ne yazık ki onlarca da takılıp kaldım. Çünkü kitap okumak için sağlam bir kafan olmalı.

. Temizlik imandan gelir sözünün vücut bulmuş hali olabilirim. Özellikle ilk 2 ay gözüm dönmüşçesine her yere daldım evde.

. Hareketsiz bir hayatın varsa evde olup az da yesen alkol de almasan o kilolar alınıyor ve gitmiyor.

. Bunca yıllık hayatım boyunca sahura kadar oturduğum bir Ramazan Ayı isterdim pandemi sağ olsun onu da yaptım.

. Yürümek ne büyük özgürlükmüş meğer onu anladım.

. Normal zamanlarda değerini bilemediğimiz arkadaşlarla içilen bir kahvenin bile ne büyük bir kıymeti varmış onu anladım.

. Aynı evin içinde olup da annemi öpememenin ne büyük bir sıkıntı olduğunu anladım. Çünkü ben annesini bulduğu her fırsatta öpen, sarılan bir kız çocuğuyum. Sevdiklerinize onları sevdiğinizi söylemek, hissettirmek için her zaman doğru zaman!

. 12 ay boyunca 7/24 aynı yatağın üzerinde yaşarsanız yatağın yaylarının 8. ayda pes ettiğini öğrendim. Neden derseniz şayet en çok yatağımda oturmayı seviyorum sanırım :)

. İnsanın bir yerler bir birikiminin olması gerektiğini hep bilirdim de artık ikna oldum.

. Bir ay önce aldığınız peynirin öteki ay aynı fiyata satılmadığına ( diğer pek çok ürün gibi) şahit oldum. 

. Çula çaputa verilen paraların aslında sokağa atıldığını bir güzel anlamış oldum. 12 ay boyunca giydiğim şeyler tayt, eşofman, t-shirt ve sweatshirt ve pijamadan ibaret olunca aslında çok şeyin olmadan da yaşayabileceğini anlıyorsun. Kahrolsun elalem ne de kaygıları!

. Aynı evin içinde anan, baban ve kardeşinle bile zaman zaman yaşamanın sınırlarının zorlanabileceğini öğrendim. Aynı evi paylaşan sevgilileri, eşleri düşünemiyorum. Sahiden boşanmalar dendiği gibi artmış mıdır bu süreçte merak ediyorum.

.Pandemide seninle aynı koşullarda yaşamayan insanların seni asla anlamadığını, anlamadıkları gibi fütursuzca eleştirdiklerini de gördü bu gözler.

.Sabırlı bir insandım ama erme potansiyeline doğru ilerlediğimi söyleyebilirim. 

. Evde çalışmanın bana göre olmadığını öğrendim. Ha çalıştım mı çalıştım. Sorumluluğumda olan tüm işleri zamanında ve sorunsuz yaptım çok şükür lakin pijamayla olmuyor bu işler. İnsan cici cici giyinmek, bir ofis ortamında olmak istiyor.

. Komşuculuk kavramının pandemi ile birlikte yeniden canlandığını gördüm. Gecenin 02.00 sinde bir tabak sıcak poğaça ile kapıya gelen komşu candır.

. Erkek berberlerinin her kısa saçı kesemediğini ne yazık ki öğrendim. Kuaförümün yaptığı bir kaç ince dokunuş meğer ne güzel bir kafam varmış dedirtiyor insana. 

. İmkanın varken kullandığın ve durduğunda bozulmayacak malzemelerden stok yapmanın feci faydalı bir durum olduğunu gördüm.

. Ve tabii ki hayatın aslında ne kadar güzel, ne kadar kıymetli olduğunu ve insanın hayatının her anını iyi geçirmek için elinden geleni yapması gerektiğini öğrendim.

. Bol bol düşündüm tabi. Kimde ne kadarım, kim bende ne kadar. Kimler için neler yapmışım, o kimler benim için neler yapmış. Kimler gerçek kimler sahte... Sonra da bir aydınlanma hali geldi tabi ;)

Türkü, Kürdü, Amerikalısı, Çinlisi fark etmeksizin aynı gemideydik bu süreçte. Ve ilk defa zengin fakir fark etmeksizin aynı şartlarda yaşadı. Asgari ücretle ailesini geçindirme derdinde olan ağabeyin önünden bile geçemediği restorana cebinde milyonları olan da gidemedi. Ve dilerim cebinde milyonları olanlar da anlamıştır bazı şeylerin kıymetini...

Hepimizin bundan yıllar sonra anlatacak bir hikayesi oldu. Herkes aldığı kadarını anlatacak tabi...

Dilerim öyle ya da böyle öğrendiğimiz şeylerin süreç geçtikten sonra da değerini biliriz...

Dilerim maskeyle yaşamanın zorluğunun farkına varır her daim maskeleriyle yaşayanlar...

Dilerim sağlıklı olmanın, görünmez kahramanların, kaybettiğimiz değerlerin ve sahip olduğumuz şeylerin kıymetini bir daha böyle anlatmaz hayat bize...

Sağıkla kalın...

18 Aralık 2019 Çarşamba

Yalnızım ben...

Yalnız olan pek çok insana soruluyordur eminim "nasıl olur da yalnız kalır senin gibi biri?" diye... Ben biraz sıkıldım sanırım bu sorudan. Öncelikle belirtmek isterim ki hayattaki tek yalnız ben değilim ve yalnızlık da sizlerin sandığı kadar korkunç bir şey değil. Ve aslında yalnızlık bir mecburiyet değil bir tercih meselesidir... 

Peki ben neden yalnızlığı tercih ediyorum;

Çünkü ben rol yapmayı bilmem. Ne hissediyorsam o dur, azı ya da çoğu bile olmaz. Canımı sıkan bir şeyi sırf birileri yanımda kalsın diye görmezden gelemem. Kaybedeceğimi bilsem dahi konuşurum...

Çünkü ben canım isterse yaparım, canım isterse giderim. İstemediğim şeyleri sırf birileri mutlu olsun diye yapmamayı öğreneli çok oluyor...

Çünkü ben aslında çok narin, çok naif olsam da kaya gibi sert ve güçlü gelirim pek çoklarına ve ne yazık ki özellikle erkekler söylemlerinin aksine güçlü kadınları sevmezler...

Çünkü ben nazdan niyazdan anlamam. Her şeyi kendi başına yapmaya alışmış bir kadının naz yapmaya vakti yoktur. Elinden geliyorsa yapar, gelmiyorsa bir başka yol bulur ve devam eder yoluna...

Çünkü ben kimsem yok diye kendimi eve hapsetmeyi bilmem. Tek başına rakı sofrasına oturacak kadar kalabalığım çok şükür...

Çünkü ben ne istediğimi de ne istemediğimi biliyorum ve bunların peşinden gidiyorum. Kimsenin bilmediği yanlarını ortaya çıkartacak kadar çok zamanım yok...

Çünkü ben hayatımın en güzel yıllarını birinin ardından heba ettikten sonra her günün ne kadar kıymetli olduğunu öğrendim...

Çünkü ben süslü püslü kelimeleri değil merhametli yürekleri, baktığımda kaybolduğum gözleri seviyorum...

Çünkü ben tüm yaralarımın bedelini kendim ödedim ve kimsenin yarasının bedelini ödemeye, kimsenin yara bandı olmaya niyetim yok...

Çünkü ben hissetmediğim duyguların peşinden gitmeyi bilmem...

Çünkü ben Vefa'nın semt adından ibaret olmadığını, vicdanın en rahat yastık olduğunu bilenlerdenim...

Çünkü ben emek vermeden elde edilen şeylerin geldiklerinden daha hızlı gittiklerini yaşayarak öğrendim...

Çünkü ben tek başına yaşamanın, kalabalıklar içinde yalnız kalmaktan daha keyifli olduğunu keşfettim... 

Çünkü ben bu yaşıma kadar ilmek ilmek dokuduğum bu kadını kolay kolay teslim etmem değer bilmeyecek yüreklere...

Aslında daha önce de yazmıştım neden yalnız kalmayı tercih ettiğimi ama o kadar çok geliyor ki bu mevzu gündeme bir kez daha yazmak istedim aynı sebepleri farklı cümlelerle... Okusunlar ve anlasınlar diye belki de... Anlasınlar ki sormaktan vazgeçip anlamayı denesinler ve yalnızlıkların altında saçma sebepler aramasınlar diye...  http://www.huysuzvetatlikiz.com/2018/06/sebebi-tercihim-yalnzlk.html

"Seçilmiş bir yalnızlık insanın sahip olabileceği en büyük lüktstür" Charles Bukowski

16 Aralık 2019 Pazartesi

Eskitemedikçe eksiliyorduk...

Yıpratak, yorarak kavga gürültü içinde bitmediyse, yaşanan anılara, paylaşımlara duyulan saygıdan ve vefadan dolayı çocuk olsun olmasın elbette görüşebilir insanlar boşandıktan sonra da. Kimse bir anda düşman olmanızı beklemiyor zaten. Vefalı olmanın nesi kötü ki zaten? Ama sebebi her ne olursa olsun bittiyse bir ilişki ve sen yeni bir hayat kurmuşsan kendine hele bir de bu hayata ortak etmişsen her şeyden habersiz bir başka insanı o vakit "eski" ve "yeni" dengesini korumak da sana düşer canım arkadaşım. Ha yok yapamayacağını düşünüyorsan da kimsenin hayatına girmeyeceksin. "Boşandık ama arkadaşım o benim. Hayatımın 20 yılında vardı. Aşkımız bitmişti, konuşarak dostça ayrıldık ve benden başka kimseleri yok. Görüşüyorum, baştan söyleyeyim de sonradan sıkıntı olmasın aramızda" demekle bitmiyor ne yazık ki. Sen dürüstçe söyledin diye her şeyi kabul etmek zorunda mı karşındaki insan? Kurduğun iki cümleden biri eski eşin, şimdiki arkadaşın dediğin insandan oluşuyorsa, en özel gününde ondan bahsedip gelecek planları yaptığın"sevdiğim" dediğin insandan bahsetmiyorsan, onun beynine "eski"yi kazırken "eski"nin yeniden haberi dahi yoksa o "eski" eskimemiştir arkadaşım birbirimizi hiç kandırmayalım. Ve sen onu eskitemedikçe de yeni bir hayat kuramazsın. Kurabilseydin ne benden önceki iki senelik ilişkini "eski" eşin yüzünden bitirirdin ne de "çok seviyorum,şükürler olsun" derken beni bırakıp gitmezdin. 

Keşke bunu sen de görebiliyor olsan... Keşke görebilseydin de girmeseydin hayatıma, yıllar sonra "inandım" ben ona cümlesini kurdurmasaydın bana, her bir tuğlasında senin gibilerin emeği olan duvarlarımı yıktırmasaydın keşke bana. Bitmesi değil üzen, beni üzen inandığım yerden hayal kırıklığına uğramak, incinmek... Gitmiş olman değil sorun birinden gitmeden bana gelmiş olman... 

Eşe dosta, konu komşuya anlatırken "eski" diye bahsettiğiniz ama içinizden, yanınızdan y(ü)öre(ği)nizden atamadığınız "eski" bağlarınız var ise "yeni" bağlar kurmaya çalışmayın bir zahmet. Artık herkes yorgun, herkes yaralı ve kimsenin yeni bir hayal kırıklığına tahammülü yok... Sen kendi denemelerini yaparken bir başkasını denediğine pişman etmek ne kadar adil?! Bu da bu ilişkinin var ise senin vicdanına düşen kısmı...


17 Eylül 2019 Salı

Canım Kendim...

Kimine göre bencil, kimine göre duygusuz bir kadınım... Geçmişimi bilmeden kimsenin şimdiki halimi yargılama lüksü olmadığının altını çizmek istiyorum öncelikle. Şimdi karşılarında gördükleri kadının neler yaşayıp, nelerle mücadele edip de bu kabuğa büründüğünü bilemezsiniz... 44 yaşındayım ve ben ne bencil ne de duygusuz bir kadınım. Ben aslında sadece ne istediğini ve istemediğini çok net bilen bir kadınım. 

Güçlü bir kadın diyebilirsiniz mesele bana. Çünkü hayat ve yaşadıklarım bana başka şans bırakmadı. Hayatımın hiçbir döneminde bir başkasına güvenerek atmadım adımlarımı, almadım kararlarımı. Herkesin olduğu gibi benimde oldu bolca zor zamanlarım başa çıkmak zorunda olduğum. Elbette bu süreçlerde yanımda ailem, dostlarım, arkadaşlarım oldu ama hepsinin bende, ruhumda bıraktığı hasarları tek başıma onardım. Kimselerin bilmediği, anlamadığı belki de anlatamadığım fırtınalara karşı kaptanlık yapmak hiç de kolay olmadı. E o kadar fırtına karşısında aldığın kaptanlığı da kolay kolay bırakamıyorsun haliyle... 

Net bir kadın da diyebilirsiniz bana. Ne hissettiğimi çok net dile getiriyorum artık. Karşımdakini kırar mıyım, üzer miyim diye düşünmüyorum eskisi kadar. Çünkü zamanında ziyadesiyle düşündüm ve gördüm ki ben hariç herkes kendini düşünüyor. E hal böyle olunca ben de artık kendime verdim önceliği. Boşuna dememişler "önce can, sonra canan"diye. Geç oldu ama ben de öğrendim ve artık bağıra bağıra söylüyorum "CANIM KENDİM" diye... Keşke daha önce diyebilseymişim...

Biraz da tahammülsüzüm artık. Zamanım ve huzurum o kadar kıymetli ki, kimsenin zamanımdan çalmasına, huzurumu bozmasına tahammülüm yok artık. Hayat gerçekten çok çabuk geçiyor ve ben hayatımı elimden geldiğince keyifle geçirmeye çalışıyorum artık. Nerede ve kimin/kimlerin yanında kendimi iyi hissediyorsam orada onunla/onlarla olmaya çalışıyorum. İstemediğim hiçbir yere gitmiyorum ve istemediğim kimsenin hayatında kalmaya, kimseyi hayatımda tutmaya çalışmıyorum...

Tüm yaşanmışlıkların yanına bir de 40 yaş olgunluğunu eklediğinde "ben buyum" diyebiliyor insan kendinden hiç olmadığı kadar emin bir biçimde. Ve inanın kimin ne düşündüğünün de zerre kadar önemi kalmıyor bu saatten sonra. işte o yüzden diyebiliyorum ki; "ben buyum ve böyle çok mutluyum." Beni olduğum gibi kabul edip, yoluma eşlik edecek herkesi kucaklamaya devam edeceğim, tıpkı yoracağını düşündüğüm herkesin yolundan çekilmeye devam edeceğim gibi... Ve aynaya her baktığımda söylemeye devam edeceğim "CANIM KENDİM" diye...



17 Ağustos 2018 Cuma

Neredesin ruhumun ikizi?

Yediğim onca kazığa rağmen hiç pes etmedim. Bende de ne yürek varmış, ne sabır varmış diyorum kendime hayretle ama pes etmek mizacıma ters, yapacak bir şey yok. Bakmadığım yer, girmediğim delik kalmadı ama yok! Ruh ikizimi bulacağım diye daha kaç ruh öküzüne denk geleceğim Allah bilir ama pes etmeyeceğim!

Yorucu bir arayış olduğunu da kabul etmek lazım tabi.Ne insanlara tanık oluyorum; hepsi birbirinden zırva, hepsi birbirinden zavallı. Ne hayal kırıkları bırakıyor her gelen ardına bile bakmadan giderken. Herkes mi böyle olmuş acaba diye düşünüyorum artık. Nerede öz güveni sıfır tip var, nerede aslında koca bir hiç olup kendini bir halt sanan insan var meydanlarda ahkam kesiyor. Zaten yapabildikleri iki şey var; biri işkembeden sallamak biri de topukları kıçlarına vurarak kaçmak. Bakıyorlar pabuç pahalı "seni üzmek istemiyorum" diyerek toz olmayı seçiyorlar haklı olarak. Çünkü biliyorlar ki; kafası çalışan, ne istediğini bilen, kendini bilen kadınlar üzülmez ama canını sıkarsanız "üzer"!

Sen efendilik edip yalanlarını vurmuyorsun yüzlerine onlar sanıyor ki "bunu da kandırdım". Ah be canım, ah be güzel kardeşim keşke o kadar kolay olsaydı kandırmak! Bilmez misin sen kadın zekası seni sulu götürür susuz getirir! Bilmez misin sen biz susmayı edep bilenlerdeniz! Sayenizde o kadar çok şey yaşadık, gördük ki kanmıyoruz artık sizin büyük çabalarla söylediğiniz o yalanlarınıza.

Hayır bir de matah bir şey yapıyormuş gibi kendini haklı görmeye çalışanlarınız var ki, onları anlayabilmek hiç mümkün değil. Daha iki gün önce böyle bir vatandaşla (ne adam yazabildim ne de erkek) yaşadığım diyaloğu olduğu gibi aktarıyorum;

Öküz   : Kız kardeşim çok dertli ya. Hep aynı şeyleri yaşıyor, adamlarla tanışıyor ama ikinci cümleleri yatağa gidelim oluyor. Ne biçim adamlar bunlar, yazık kıza, yalnız kalıyor hep.
Ben     : Üzülüyor musun kardeşin için?
Öküz   : Tabi üzülüyorum. Mutlu olsun istiyorum.
Ben     : Sen de kadınlara böyle yaklaşıyorsun üstelik kız babası olmana rağmen. Sen başkasının kızına, kardeşine yapınca normal de senin kardeşine bir başkası yapınca mı üzülüyorsun?
Öküz   : ...
Öküz   : Haklısın...

Haklıyım evet, hepimiz haklıyız ama ne yazık ki haklı olmamız sizin öküz olmanız gerçeğini değiştirmiyor... Elbette tüm suç sizde değil, kadınların da suçu var. Ama her kadın aynı değil be kardeşim. Biri senin istediğini hemen kabul etti, seninle aynı düşünüyor diye her kadına aynı muameleyi yapamazsın. Biz hepinize tanışır tanışmaz öküz diyor muyuz? Hayır! Hepinize bir şans veriyoruz kendiniz olabilesiniz diye. Seçim sizin; ya öküz olacaksınız ya da ikiz...

Sevgili öküz kardeşim; unutmayınız ki bir kadın her şeyden önce artık iyi bir "stalker" dır. Kimdir, necidir, hangi söylediği gerçek, neyi saklıyor, hırlı mı hırsız mı, yoksa gerçekten bal gibi çocuk mu? Sağ olsun sosyal medya sayesinde neredeyse GBT sini çıkartabiliyoruz artık insanların!!! Belki bir hacıyatmaz değiliz ama biz de en az onun kadar başarılıyız darbeler karşısında yıkılmamak konusunda. Evet, yıkılmıyoruz belki ama yine de yaşattığınız artçılar sarsıyor bünyeyi. Kalp taşıyoruz neticede taş değil. Bizi bu duruma getiren, var eden sizlersiniz. O korktuğunuz yalnız ama güçlü kadınları sizler var ettiniz. Sağ olun var olun... Ama biraz kendinize gelin artık zira bu devran böyle dönmez!

Ve unuttuğunuz en büyük gerçek de; bütün işlerimizi kendimiz yapıyor olsak da, sizsiz yaşamayı öğrenmiş olsak da, kimselere eyvallahımız olmasa da hala KADINIZ! Ve hepimiz mutluluğu en az herkes kadar hak ediyoruz...

11 Haziran 2018 Pazartesi

Sebebi tercihim; yalnızlık...

İki ay sonra 43 yaşında olacağım. Dile kolay; tastamam 43!!! İnsanın "zaman ne kadar da çabuk geçiyor, oysa ki daha yapmak istediğim çok şey var" diye paniklediği yaşların ortasındayım bir süredir ve uzun çok uzun zamandır da yalnızım. Tanıdığım çoğu kimse yalnız olmama akıl erdiremiyor ve kesin bir sıkıntı var diye düşünüyor. "Nasıl olur da senin gibi bir kadın bu kadar uzun süre yalnız kalır, hayatında kimse olmaz?"diyorlar. Ha sanmayın ki Gisele Bündchen fiziğinde ve Einstein zekasında mükemmel bir kadınım. Ama yaşına ve ortalamaya göre fena da sayılmam hani :) 

Son dönem bu soru o kadar çok gelmeye başladı ki kendimden şüpheye düşecektim neredeyse. Şaka bir yana düşündüm biraz merak uyandıran yalnızlığımı...Yalnızlığımın elbette çok nedeni var. Ama en önemlisi bu benim bir "tercihim". Ben yalnızlığımdan vazgeçmeye değer bir ilişki olmadığı sürece iyiyim böyle. Geçen zamanla birlikte şekil değiştiren ilişkileri, huy değiştiren insanları gördükçe de kararımın ne kadar doğru olduğunu anlıyorum. O kadar çok şey duyuyor ve tanık oluyorum ki, elbette herkesin kendi tasarrufudur yaşadığı hayat, seçtiği yol. Lakin ben sırf hayatımda biri olsun diye bir adamın yakasına yapışmamayı tercih ediyorum. Gerçekten mutluyum diyerek ilişkisini yaşayan insan sayısı bırakın iki elimi bir elimin parmaklarını geçmiyor ne yazık ki. 

Sırf hayatımda biri olsun diye birinin hayatındaki bilinmezliğin bir parçası olmak yerine, bilinçli bir tek başınalık daha katlanılır geliyor bana. Tanık olduğum birlikteliklere bakıyorum uzaktan, kiminde hır gür bitmiyor kiminde ise paylaşım namına bir şey kalmamış. Zaman zaman işin dozu kaçıyor ve havada uçuşan hakaretlere, fiziksel şiddete kadar varabiliyor. Sonra da hiç bir şey yaşanmamışcasına devam ediyor her şey kaldığı yerden. Ve sizden de aynı kabul edişi bekliyorlar tanık olduklarınız karşısında. Yan yana ama sessiz sedasız, saçma bir rutine binmiş, ruhu sönmüş bir ilişkinin paydaşını "ama olsun ya bildiğim biri en azından" diyerek yalnızlığıma ortak etmek istemiyorum. Ya da paramla kendime sahte bir hayat arkadaşı satın almak istemiyorum... Ve kimse kusura bakmasın ama saygı duymuyorum bu tür ilişkilere. Hayretle ve dehşetle izliyorum sadece. Sırf yalnız kalmamak için bir bireyin kendine bunları yapmasını kabul etmiyor ne aklım ne de yüreğim. 

Neler oldu, neler yaşadık da bu hallere geldik ayrı bir yazı ve tartışma konusu. Zira altında yatan çok sebep var aslında insanın kendini bu kadar değersizleştirmesinin. Ve korkarım ki gittikçe de değersizleşecek her birey korkuları yüzünden... 

Öncelikle yalnızlığın bir mecburiyet değil tercih olduğunu kabul etmek gerekiyor yalnızlıkla barışabilmek için. Herkesin vardır bir isteyeni, bir beğeneni. Herkes özeldir ve farklıdır çünkü. Kimsenin istenmeyen bir birey olduğunu düşünmüyorum. Sadece kendine güvenemeyen insanlar girmezler kendinden daha güçlü insanların hayatlarına. Çünkü bilirler ki tutunamazlar o hayatlarda. Ve güçlüler de almazlar kendilerinden güçsüz insanları hayatlarına kendilerini daha da güçlü kılmamak adına. 

Hiç vazgeçmedim insanlara inanmaktan ve beklemekten. Biliyorum ki bir gün benim gibi modern ama bir o kadar da eski değerlere tutunmuş bir yol arkadaşı çıkacak karşıma. Ama o zamana kadar en iyi yol arkadaşım yalnızlığım olacak bu zamana kadar olduğu gibi...

Yalnızlıktan korkmayın! Yalnızlık sandığınız kadar kötü ya da zor değil... Hayat elbete paylaştıkça güzel ama zorla paylaşılmayacak kadar da kıymetli ve çabuk geçiyor... 

Baktın olmuyor, açılmıyor lanet olası kavanoz illa birini arama açması için. Yoksa o kavanozu açacak gücün at gitsin! 


17 Kasım 2017 Cuma

Kökleri kuruyasıca mütecavizler...

Hangimiz yaşamadık ki taciz denen gerçeği. 

O kadar çok geldi ki başıma hangi birini yazayım bilemiyorum. Yatma teklifini kabul etmediğim için beni işten atan patronumu mu, markette mini eteğimin altından kameraya çekmeye çalışan şerefsizi mi, toplu taşıma araçlarında defalarca başıma gelen elle tacizleri mi yoksa sırf tek başıma bir dükkanı işletmeye çalışırken güya bana kol kanat germek isteyen yavşak bir adamın yaptığını mı yazayım bilemedim... Türkiye mahkemelerinde şahsıma ait tek dava da taciz davasıdır. Sonuç var mı derseniz elbette yok... Dinliyorlar, ayıplıyorlar ve sizi gönderiyorlar...

Onca şey yaşayıp ölmediğime göre gene de şanslı sayılıyorum galiba...

Eğer "KADIN"san;

Güçlü olacaksın
Akıllı olacaksın
Anlayışlı olacaksın
Özverili olacaksın
Çalışkan olacaksın
Güler yüzlü olacaksın
Ahçı olacaksın
Temizlikçi olacaksın
Dik duracaksın
Çocuk olacaksın
Anne olacaksın
Namuslu olacaksın

Ama her şeyden önemlisi ne yaşarsan yaşa SUSACAKSIN...

Hep susmayı öğrettiler bize. Hakkını aramayı, kendisi savunmayı öğretmek yerine "sen ayıplanırsın, erkeğe bir şey olmaz senin adın çıkar" diye hep susturdular bizi. Senin adının orospuya çıkmasına sebep olan şeyin erkeğin elinin kiri olmasına ses çıkarmamayı destur edinerek büyütüldük biz. "Erkektir yapar" dediler de "sen de kadınsın hakkını ara" diyen olmadı hiç. Kadına zulmedeni cezalandırmak yerine kadını onunla evlendirerek cezalandırdılar bizi.

Adam olmayı iki bacak arasındaki et parçasına sahip olmak sanıyor bazıları ne yazık ki. Ama yetmiyor arkadaşım, yetmiyor. O et parçası sadece senin cinsiyetini belirliyor ADAM lığını değil...

Eğer "ADAM" san 

Kendi anana,bacına, karına, kızına yapılmasını istemediğini başkasının anasına, bacısına, karısına, kızına yapmayacaksın
Senden sadece fiziken zayıf olan birine karşı güç gösterisinde bulunmayacaksın
Açgözlü olmayacaksın
Saygı duyacaksın, koruyacaksın ve hepimizin emanet olduğu dünyada "emanet"e yan gözle bakmayacaksın... 

Biter mi bu tacizler? Belki bir gün İNSAN olduğumuzu hatırlarsak biter ama gün geçtikçe azalıyor inancım "bana dokunmayan yılan bin yaşasın"cılar çoğaldıkça...

19 Ocak 2017 Perşembe

Yokken de var olur bazıları...

Yüreğinde olmak istediğim biri var...

Benim her sabah kalktığımda ilk aklıma gelenim olduğu gibi ilk aklına geleyim istediğim, geceleri uykudan önce düşlerime ortak ettiğim gibi ortak etsin istediğim biri var...

Aklıma her gelişinde hem içimi burkanım hem yüzümü gülderinim...

Yaşadıklarımızı unutmadığım, unutamadığım ve yaşayamadıklarımıza hayıflandığım biri var...

Yıllar geçse de üzerinden her gördüğümde yanaklarımı al al yapanım...

Çalan her telefona "keşke o olsa" dediğim ama hiç aramayan biri var...

Ben koşa koşa gitmeye hazırken dönüp de ardına bakmayanım...

Yerine koymaya çalıştığım herkeste, her şeyde onu aradığım biri var...

Yokluğumu hiç hissetmeyenim, hissetse de göstermeyenim...

İçimden hiç atamadağım biri var...

Ne yaparsan yap kaderin önünde geçilmiyormuş dedirtenim...

Ellerini hiç tutmadığım ama her noktasını ezbere bildiğim biri var...

Konuşamadığım her şeyi aklımın bir köşesinde biriktirdiğim, konuşmayı çok özlediğim biri var...

Birlikte vakit geçirmeyi sevdiğimiz, birlikteyken zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız ama aslında birlikte olamadığım biri var...

Birbirimize baktığımızda gördüklerimizin çok farklı olduğunu biliyorum. Keşke aynı bakabilseydik hayata ki sana göre biz çok aynıyız. Ben senin bu dünyadaki kadın halinim, oysa ben sadece seni seven bir kadınım... Sen kafamı sevip öperken ben senin kokunu biriktiriyorum her defasında. Sen gülerken kahkahanı kazıyorum hafızama, bir daha ne zaman göreceğimi bilemediğimden... 

Senden de öğrendiğim çok şey var. Mesela "bir insan varlığına rağmen nasıl yok olurmuş"u senden öğrendim ben tıpkı çok iyi anlaşsan da, birbirini beğensen de, omzunu başına koyup kucağında uyusan da "olmuyorsa olmayacağını" senden öğrendiğim gibi...

Bu kadar yokken nasıl da varsın her anımda ne garip değil mi? Ya benim bu kadar varken yok oluşuma ne demeli?

Her bildiğim gerçeğe rağmen özlemeye, sevmeye engel olamadığım biri var...

6 Ocak 2017 Cuma

Adam dediğin...

Adam dediğin kandırmaz sevdiğini...

Adam dediğin gözünün içine baka baka sıralamaz yalanlarını...

Adam dediğin her kadına dağıtmaz mavi boncukları bir bir...

Adam dediğin ya göründüğü gibi olur ya da olduğu gibi görünür...

Adam dediğin sonrasında altında kalacağı, boyundan büyük laflar etmez...

Adam dediğin kaçmaz bir korkak gibi sıkıştığında...


Adam dediğin inkar etmez yaşadıklarını işine gelmediğinde...

Adam dediğin bile bile yakmaz sevdiğinin canını...

Adam dediğin eri olur verdiği sözlerin...

Adam dediğin harcamaz sevdiklerini kendi çıkarları uğruna...

Adam dediğin bilir güvenmenin sevmekten önce geldiğini...

Adam dediğin bilir erkek olmakla adam olmak arasındaki farkı...

Adam dediğin bilir ki önce insan olmalı sonra adam...

Adam dediğin hayal kırıklığı olmaz kimsenin...

Adam gibi bir adam girmişse bir vakitler hayatınıza bilirsiniz kime adam kime erkek denir... Bilirsiniz tuttuğu eli bırakmamak için ne çok mücadele verdiğini ve bilirsiniz eğer isterse bir adamın neler yapabildiğini...  

Ne olursanız olun ama önce "İNSAN" olun ve kimsenin hayal kırıklığı olmayın... Zira geride bıraktığınız o hayal kırıklığını onarmak ve birilerine yeniden güvenebilmek hiç de kolay olmuyor...

26 Temmuz 2016 Salı

Bir şey oldu hepimize...

Çocukken ya da gençken yaşın ilerlediğinde her şeyin daha rahat olacağını sanıyor(muş) insan. Lakin büyüdükçe işin aslının hiç de öyle olmadığını görüyor insan. Büyüdükçe rahat edeceğini düşünürken bir dolu sıkıntının, endişenin ortasında kalıyor. Bir kaç güne kadar 41 yaşına gireceğim ve hayatımda belki de ilk defa geleceğimden bu denli endişeliyim. Çünkü yaşadıklarım(ız) benim kontrolüm dışında gelişiyor ve her geçen gün de şiddetini arttırıyor.
 
Ülkemize bir şeyler oluyor ve bir şeylerin devamında da işlerimize, psikolojimize, geleceğimize bir şeyler oluyor. Belki iyi bir şeyler oluyordur ama şu andaki psikolojim ve şahit olduklarım buna inanmama mani oluyor. Birileri yaptıklarının bedellerini öderken birileri yapmadıkları bedelleri ödüyor. Sebebi her ne olursa olsun yaptıklarının sonuçlarına katlanacaksın diye düşünürüm ve inanırım buna. Lakin bir de hiç alakası olmadan yaşanılan süreçten kayıplarla çıkanlar var peki onların suçu ne? Mesela neden işlerimiz iptal oluyor? Biz çalışıp hayatını idame ettirmekten başka bir şey yapmadık ki bugüne kadar. Ya da neden ben geceleri kabuslarla uyanıyorum son bir haftadır? Balkonda oturup arkadaşlarımla sohbet ederken komşu tarafından silkelenen basit bir pantolon bile çığlık atıp irkilmemize sebep olup sohbetin ortasına bomba gibi düşüyorsa kimse bana her şeyin iyi olacağından bahsetmesin en azından bir süre.

Ben 20 yıldır çalışan ve maaşı dışında bir gelire sahip olmayan bir bireyim. Çalışmadığım zaman bana bakabilecek durumda olan bir ailem de yok. Yani ben çalışmazsam, ne borçlarımı ödeyebilirim ne de istediğim hayatı yaşayabilirim.  Üstelik daha yapmak istediğim çok şey var bu hayata dair. Zaten hepimizin kendince zor ve mücadelelerle dolu hayatları var bir de bunlar olmasın, eklenmesin artık. Zaten büyüdükçe artıyor dertlerimiz buna bir de gelecek endişesi eklenince ne tadı kalıyor hayatın ne tuzu...

Birlik olmak için böylesi korkunç bir şey yaşamamıza gerek olmadığını düşünüyorum tıpkı birlik olurken çevreyi kirletmek zorunda olmadığımız gibi... Ben ne duyduğum ezan sesinden ne de basit bir pantolonun çıkardığı sesten korkmadan, geceleri huzurla dalmak istiyorum uykuma... Ve en önemlisi beni her zaman ayakta tutmuş olan umudumu yitirmek istemiyorum...



Yurdum Gibi Yaralıyım

Yurdum gibi yaralıyım
Ne eksik, ne fazla
Derin bir uçurumum
Bütün haritalarda

Geceleri çığlıklar
Giriyor düşlerime
Dirlik nedir bilmedim
Yalan yanlış tarihimde

Yurdum gibi yaralıyım
Dünyaya karşı ben
Yıllar değil yıllar, umudumdur
Sessizce küllenen..

1981

Ahmet Erhan


24 Mayıs 2016 Salı

"Mucize"mi bekliyorum...

Kimsenin kimseyi değersiz hissettirmeye hakkı yok...

Son zamanlarda dilimden düşmüyor bu söz. Ne ara bu hale geldi acaba insanoğlu? Ne ara unuttuk insan olmayı, insan kalmayı? Kadın-erkek ilişkilerindeki saçmalıklar, araya giren büyük egolar sanırım en büyük nedeni. O kadar ben merkezli yaşar olduk ki karşıdaki insan ne hisseder diye düşünmez olduk. Nezaket sözlüklerde kalan bir kelime oldu ne yazık ki. İstediğini alamadığında ya da istemediği bir şeyle karşılaştığında olan biten ne varsa her şey bir kenara atılıyor kolayca. Yaşanan yılların, anların hiçbir hükmü kalmıyor. Ne kadar iyi olursan ol bir bakmışsın ki senden kötüsü yok. Yere göğe koyamadıkların bir de bakmışsın yerle bir etmiş gidiyor...

İçim acıyor! Verdiğim emekler, yaptığım fedakarlıklar geldikçe aklıma içim acıyor... Elbette içimden geldiği için dahası istediğim için yaptım her ne yaptıysam. Elbette karşılık beklemedim lakin bu kadar da değersiz hissetmek değildi hakkım olan...

Biliyorum daha çok acıyacak içim çünkü ben buyum ve değişmeyeceğim. Ben gibi onlar da değişmeyecek. Ben vereceğim, onlar alacaklar ve zamanı geldiğinde de gidecekler. Sonra geri gelecekler ve ben gene yenik düşeceğim insanlığıma... Baki kalan ise akıllanmadığım tecrübelerim olacak... 

Kimseden büyük beklentilerim olmadı bu yaşıma kadar. Her zaman bildim kendi söküğümü kendim dikmeyi. Böyle büyütüldüm ve hiç de rahatsız değilim. O yüzden yok kimseye eyvallahım... Beklediğim tek şey sanırım "insan" olduğumun unutulmaması. Bu da zor bir şey olmasa gerek lakin "insan" olduğunu unutanlardan karşısındakinin de bir "insan" olduğunu hatırlaması bir çeşit mucize olsa gerek...

Sizi bilmem ama bana gerçekten bir mucize gerek... Vefanın, dostluğun, nezaketin, saygının yok olmadığına inanmam için bir mucize gerek...



Benim kadar keyifle dinlemeniz umuduyla...



3 Aralık 2015 Perşembe

Diriliş...


Uzun çok uzun zamandır ne yazıyorum ne de bakıyorum bloguma. Yoğunluktan, yorgunluktan daha doğrusu bezmişlikten ne zaman oldu ne heves kaldı. Yaşanmışlıklarım sıradanlaştı bir süre sonra yazmaya değer bir şey bulamadım belki de. Karalamışım bir şeyler ama hepsi karalama olarak kalmış bir köşede. Tamamlamak gelmemiş içimden. Tam bir üvey evlat muamelesi yapmışım gözümün nuruna. 

Uzun bir dönem babamın geçirdiği rahatsızlıkla meşgul olduk maaile. Hastalığın her türlüsü zor her türlüsü emek istiyor biliyorum ama bu hastalık kişiye de bağlı olarak diğerlerinden daha zor atlatılabiliyor(muş). Bağırsakta yaşanan problemlerden ötürü hastaya bir torba takıyorlar. İnce bağırsak olursa İleostomi, kalın bağırsak olursa Kolostomi diyorlar yapılan bu işleme. Bağırsak ağızlaştırılıyor ve karında bir yerden dışarıya veriliyor. Hasta bağırsakları düzelene kadar bu torbayla yaşıyor, düzelmezse de ömür boyu... Hastalığın en belirgin özelliği hızla verilen kilolar. Çünkü vücut yediklerini öğütmeden dışarı atıyor. Hasta makat yoluyla değil torba yoluyla atıyor bunları vücuttan. Öyle her şeyi de yiyemiyorlar haliyle. En zor dönemler yaz aylarında yaşanıyor. Torbayı bir aparat yardımıyla vücuda entegre ediyorsunuz. Aparat plastik olduğu için bir süre sonra deriye yapışmıyor ve bir günde 5 sefer değiştirmek zorunda kalabiliyorsunuz. 1,5 sene böyle geçti işte gecesi gündüzüne karışarak çoğu zaman. Rabbim dualarımız kabul etti ve bu sene Ağustos ayında kapandı. Şimdi yavaş yavaş verdiği 26 kiloyu geri almaya da başladı, sokağa korkmadan çıkmaya da. Rabbim tün hastalara şifa versin ve kimseyi kimseye muhtaç etmesin...

Bu süreçte, hele bir de işiniz yoğun ve yorucuysa ne yazık ki pek de kendinize ve sevdiklerinize ayıracak vaktiniz kalmıyor. Vakitiniz olsa haliniz kalmıyor. Bulduğunuz her boşlukta sadece kendinizle kalmak istiyorsunuz. Hayatınız bir kısır döngüden ibaret olduğu için bir süre sonra konuştuğunuz konulardan kendiniz bile sıkılıyorsunuz. Kapandıkça kapanıyorsunuz içinize, zira sizi koşulsuz şartsız kabul eden tek yer... Güvenli, sakin ve en önemlisi kızmıyor size kendini neden böyle kapattın, neden kendine bunu yapıyorsun diye. 

İyi şeyler de olmadı değil tabi. Mesela sokakta yardıma ihtiyacı olan bir kedicik vardı. Bir süre onun iyileşmesi için elimizden geleni yaptık, ben ve hayvan sever tüm dostlarım. Uzun bir süre yuva aradım lakin kimse hasta bir hayvana bakmak istemiyor ne yazık ki. Şimdi ailemizin yeni ferdi oldu kendisi. Her ne kadar insanlardan korksa da (evden atıldıktan sonra sokakta nelere maruz kaldıysa artık :( ), dokunmamıza çok izin vermese de biz onu çok seviyoruz. Gözümüzün nuru oğlumuz Boncuk Efeden sonra annemin kabul ettiği kedi olmanın haklı gururunu yaşıyor Minik Kız. 

Daha yeni yeni çıkıyorum iç dünyamdan. Kaybettiğim güvenimi yeni yeni kazanıyorum. Gözlerim daha az doluyor söylenenlere. Klasik ama küllerimden yeniden doğuyorum işte. Bunda yanımda yamacımdaki arkadaşlarımın, dostlarımın da etkisi büyük tabi. Kimi bu halimi koşulsuz kabul ederken, kimi kendime geleyim diye kızdı, söylendi. Kimi yanımda olurken kimi çekti elini eteğini. Ama onlar da haklı kendince. Bu bir süreçti, biliyordum geçeceğini ve geçiyor işte. Yakın bir zamanda tekrar sahalarda olacağım ;)


17 Nisan 2015 Cuma

Elimi bırakırsan, döndüğünde tutacak el bulamazsın...

Kızıyorum kendime neden bu kadar iyi niyetliyim, neden bu kadar sabırlıyım ve neden bu kadar sevgi delisiyim diye. Bugüne kadar bir kaç kişi hariç kime kendimden çok değer verdiysem gözümün içine baka baka hiç düşünmeden yaktı canımı. Bitmez sandılar sabrım, iyi niyetim. Sevdiklerim için her şeyi yapabilirim, büyük bir sabır ve özveriyle yaklaşabilirim ama bu demek değil ki süzme bir salağım. 

Benim de sabrımın ve iyi niyetimin bir sonu var elbette. Hele ki canım dediğim insanlar tarafından sırtımdan vurulursam hiç affetmem. Çok severim ama tanıyanlar bilir tersim kötüdür. Kullanıldığımı hissettiğim anda çıkar tırnaklarım. O vermeye, hissettirmeye bayıldığım sevgimi gömerim en derinlere esamesi okunmaz bir daha. Bana "sen benim en yakınım, burada güvendiğim tek insansın" diyerek cefasını bana çektirip, sefasını başkalarıyla süren biri ne beni ne de dostluğumu hak etmiyordur.

Ha bir de akıllanmam ben hiç. Aynı filmi defalarca yaşarım hatta baş rolünde oynarım ama her seferinde bir acemi gibi hep aynı hataları yaparım. Bazı konularda ustalaşmayı sevmiyorum galiba acemilik hoşuma gidiyor. Her defasında bir kez daha hayal kırıklığına uğramaktan ne zevk alıyorsam artık. 

Şu hayatta öğrendiğim en önemli şeylerden biri de, hissetmediğin, altından kalkamayacağın duyguları diline pelesenk etmemen gerektiği. Allah'a şükür her zaman ne söylediysem hakkını verdim. Ne kimseyi yarı yolda bıraktım ne de duygularıyla oynadım. Bir gün farklı diğer gün farklı sevmedim de davranmadım da. 

Günlerden bugün gene aynı hayal kırıklığı. Gene sevgimi içime gömme, tırnaklarımı çıkartma zamanı. Evet, yalan yok çok sevdim, çok emek verdim ve karşılığı kesinlikle bunlar olmamalıydı ama oluyor işte. Hayat... Herkes her zaman aynı olmuyor, olamıyor... Bir şeyler bitiyor ya da değişiyor...

Düşman mıyım? Asla. Ama bundan sonra şu ufacık cüssemle arkasında durmam dağ gibi...

Demek ki neymiş; buraya kadarmış...

Demek ki neymiş; canın sağ olsunmuş...

25 Aralık 2014 Perşembe

Yıllar geçer, umutlar bitmez, acılar değişmez...

An itibariyle 6 gün 8 saat 49 dakika 17 saniye sonra yeni bir yıla giriyoruz. Nam-ı diyar 2015. Herkesin bir önceki yılda gerçekleşmeyen umutlarının, yitip giden hayallerinin yeni sahibi 2015.

Şahsen kendi adıma 2015'ten zerre beklentim yok. Zira 2014 bana bir kez daha gösterdi, sen ne yaparsan yap alnına ne yazılmışsa onu yaşadığını. Sanırım berbata yakın bir yıl geçirdim. Ne zaman başladığını, ne zaman bittiğini anlayamadan geçti gitti koskoca bir yıl.

Bu yıl da daha öncekiler gibi yanlışlarım, yanılgılarım oldu hayata dair, insanlara dair... Bu yıl da daha öncekiler gibi üzüldüm ama bu yıl en çok ben üzdüm kendimi. Üstelik hiç değmeyecek insanlar uğruna. Bu yıl da eksilenler oldu hayatımdan kendi rızalarıyla. Ve tabi ben de eksildim birilerinin hayatından. Bazen kendi rızamla bazen de cebren ve hile ile. 

Yaş 40'a 1 olduğu için mi yoksa yaşanmışlıkların ağırlığından mı bilmiyorum ama bu yıl daha çok yandı canım sanki yaşadıklarım, gördüklerim karşısında. Sanırım ikisinin de etkisi var. Gücüm var gibi görünse de pilimin bittiğini biliyorum ben. Bilmenin ötesinde hissediyorum. Beni yeniden canlandıracak bir mucizeye, bir kahramana ihtiyacım var galiba.

Her günüm bir diğerinin aynısıydı sanki bu yıl. Bir insandan çok bir robot gibi dolaştım kalabalıklar arasında. Varlıkla yokluk arasında bir yerde, herkesten kaçak kendine dargın...

Her yaşanan yordu elbet ama en çok da babamın hastalık süreci yordu beni, bedenimi ama en çok da ruhumu. İnsanın evinde eksikse bir şeyler diğer yanları da tam olmuyor, olamıyor. Yılın neredeyse yarısını hastanede diğer yarısını da evde bir hastayla geçirdik. Bir kaç yazı önce değinmiştim babamın rahatsızlığına. Daha önceleri de hastane deneyimlerimiz, hastalık süreçlerimiz oldu ama bu sefer ki oldukça zorlu bir yolculuk oldu hepimiz için. İki kez doktorların tabiriyle "neredeyse kaybediyorduk" babamı. Yıprandık, yıprattık ama atlatamadık. Ne kadar olur bilinmez ama 2015'te de devam edeceği belli bu zorlu sürecin. 

İşte sırf bu yüzden bile gelmese de olur 2015. Yok, "illa geleceğim" diyorsa da mümkünse herkese yetecek kadar sağlık, huzur ve aşkla gelsin... Hem geldiğine, hem beklediğimize değsin...


8 Kasım 2014 Cumartesi

Ka(la)balıklar yordu yüreğimi...

Uzun zamandır böyle yalnız hissetmemiştim kendimi en çok da kalabalıklar arasında...

Tam olarak yalnızlık da değil hissettiğim aslında, içinde biraz da ait hissetmeme duygusu var. Kendimi ne olduğum yere, yerlere ne de yanımda olan insanlara ait hissetmiyorum. Sohbetler, paylaşımlar, bakışmalar hepsi uzak bana. Yalandan gönül almalar da cabası. Derin ama manasız sohbetlerinden söverek uzaklaşmak istiyorum.

Ya içime asosyal biri kaçtı ya da gerçekten yorulmuşum insanları anlamaya, anlamlandırmaya çalışmaktan. Herkesi olduğu gibi kabul etmeye çalışmak da çözüm olmuyor uzun zamandır. Onu anla, bunu kabul et, şunu görmezden gel diye diye kendimi unuttum. Onları kırmadan yoluma devam etmeye çalıştıkça un ufak ettiler her yerimi.

Saçma sapan ilişkilere tanık olmaktan, tanık olmanın ötesinde zaman zaman müdahil olmaktan güvensiz, korkak, endişeli, depresif bir benle baş başa kaldım. İnsanları tanıyacağım diye kendimi tanınmaz, tanımsız bir hale getirdim.

İşin kötü tarafı da tek suçlusu var bu halimin o da, içimde bitmek bilmeyen insan halim. Herkes hata yapar, herkes ikinci bir şansı hak eder, denemeye değer, ne kaybedersin, olsun sen yine de içinden geldiği gibi davran, yüreğinin sesini diye diye geldim bu hale. 

Hak eden etmeyen herkese verdim sevgimi, ilgimi. Belki de biraz israf ettim. Zaten hiç bir zaman öğrenemedim tutumlu olmayı duygularım konusunda. Sadece sevmeye programlanmış bir yüreğe sahibim. Ne nefret etmeyi bilir, ne de kin tutmayı. 

Ne kimseyi görmek ne de ilişkilenmek istiyorum bu aralar. Kırılan duygularımı onarana kadar bir süre kaybolmak istiyorum. Varlığımı görmezden gelenler yokluğumu hissetmezler nasılsa...

Yalnız kalmak gerek bazen, yüzleşmek için...
                 

5 Eylül 2014 Cuma

Oğluma mektup...

Her zaman korkardın arabaya binmekten. Korkardın çünkü anlardın veterinere doğru yola çıktığını. Korkardın çünkü bütün yaşamın boyunca türlü hastalıklar atlatıp, uzun zaman veterinerden çıkmadın. Bilirdin yolun sonunda mutlaka bir iğne var canını yakan. Bu seferki iğne canını yakmak için değil acılarına son vermek içindi ama ona da izin vermedin. Yine kendine yakışanı yapıp kapadın gözlerini kucağımda... 

Tam iki yıl oldu sen melek olalı ama acın hala ilk günkü gibi. Baban, annen, büyük ablan ve ben her gün her an özlemeye devam ediyoruz seni. Baban hala gözyaşı döküyor ardından balkona çıktıkça. Sanki masanın altından çıkıp gelecekmişsin gibi yolunu gözlüyor. Ablaların eve girdiklerinde tasmandaki çıngırağın sesini duymayı bekliyorlar bir umut... Yokluğunu en çok hisseden 18 sene boyunca 7/24 senin yanından ayrılmayan, sen evde yalnız kalma diye 18 sene boyunca şehir dışına gitmeyen annen... Rüyalarından senin seslendiğini duyarak uyanıyor annen. Belki de sesleniyorsundur "ben bir yere gitmedim, hala yanındayım" diye.

Baban bu aralar hasta. Olsaydın gene küserdin eminim, hastanede yattığı günlerde evde seni yalnız bıraktığımız için. Babanı böyle görmediğin için en şanslımız sensin aslında. Bilirsin nasıl korkardık hepimiz bir bakışından. Şimdi o baba gitti yerine hepimizin üstüne titrediği bir çocuk geldi. Ama olsaydın, kucağına otursaydın eminim dinerdi acıları, sıkıntıları. Konuşmadan da en güçlü bağların kurulabileceğini ne de güzel öğrettin hepimize...

Senden sonra alamadık başka bir can. Annen hazır hissetmedi hiç kendini. Baban "bana aynı acıyı yaşatmayın dedi" istemedi. Ablanla ben istedik aslında sokaktan bir can alalım, hem onu kurtaralım hem bize yoldaş olsun diye ama yapamadık. Şimdi de babanın açık yarası olduğu için düşünemiyoruz bile. Alamadık ama sokaktaki kardeşlerini hiç yalnız bırakmıyoruz. Suları, yemekleri hiç eksik olmuyor. Annen sana verdiği sözü tutuyor ve onlara hiç dönmüyor sırtını. 

Sen gittin gideli pek de yolunda gitmedi işler senin anlayacağın. Gerçi sen zaten görüyorsundur bizi olduğun yerden. Hayat hala zorlamaya devam ediyor hiç hız kesmeden. Ama bilirsin biz güçlü bir aileyiz daha öncekileri atlattığımız gibi bunları da atlatacağız. Sana verebileceğim tek iyi haber, evimiz oldu. Hep korkardık ya buradan gidersek sokaktaki canlar ne olacak diye. Artık korkmuyoruz çünkü gitmeyeceğiz. Sokaktaki kardeşlerin de annene çok düşkün. Anneni perdenin arkasından bile gördüler mi oynamaya başlıyorlar. Ama kıskanma sakın hala yüreğimizin tek sahibi sensin...

Seni pembe burnundan, pamuk patilerinden ve yün kokulu göbüşünden öpüyorum aslan oğlum... Kavuşana kadar buralar bize oralar sana emanet... 

21 Ağustos 2014 Perşembe

Böyle yaşamaya alışacaksın çocuk...

Alışacaksın çocuk, kırılıp kırılıp yeniden yaşamaya
Kırıklarını kendi kendine onarmaya
Alışacaksın çocuk, insanların türlü türlü yüzlerini görmeye
Gördüğün yüzlere gülmeye
Alışacaksın çocuk, yalanlarla yaşamaya
Yalanlara inanıyormuş gibi yapmaya
Alışacaksın çocuk, güvendiğin dağlara kar yağmasına
Güvenmeden var olmaya
Alışacaksın çocuk, tek başına ayakta durmaya
Tek başına yalnızlığına sahip çıkmaya
Alışacaksın çocuk, için ağlarken gülmeye
Gülerken iyiyim demeye
Alışacaksın çocuk, tüm yenilgilere ve tüm kaybedişlere rağmen içindeki çocuğa sahip çıkmaya...

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Ucu yanık twitlerim var üstüne alınman gereken...

Günümüzde ilişkilerin de tadı kaçtı ayrılıkların da. Layıkıyla yaşayamaz olduk sevalarımızı da acılarımızı da. Teknoloji hayatımızın odak noktası halini aldığından beri tadı kaçtı hayatın. İlişkiler, dostluklar, acılar, sevinçler, ayrılıklar artık teknoloji kokuyor. Kim kimi seviyor, kim kimden nefret ediyor attığı twitlerden, yüklediği fotoğraflardan anlıyoruz artık. Sosyal ağlardan mesajlar vermekte üstümüze yok ama iş iki çift kelam etmeye gelince herkes dut yemiş bülbül kesiliyor. Eskiden güvercinle gönderilen mesajlar artık Sebastian'la gönderiliyor.Yazmaktan konuşmayı unuttuk. Hatta el yazısı bozulanlar bile var klavye kullanmaktan. Tıpkı konuşmayı unutanlar gibi...

Ayrılıkların bile eski tadı yok bu sosyal ağlar yüzünden. Bunun Facebook'u var, Twitter'ı var, Instagram'ı var ve eminim daha benim kullanmadığım pek çok ağ vardır en sosyalinden silinip atılması, temizlenmesi gereken. Silsen bir dert silmesen ayrı dert. Silsen meraktan ölüyorsun ne yapmış kimle yapmış diye. Silmesen sinir hastası oluyorsun yaptıklarını görünce. Böyle ömür mü geçer yahu? Bildiğin hastalıklı bir ruh hali bu.  Her gün mesai harcanıyor tek tek bu kahrolası ağları kontrol edeceğim diye. Bakalım kimlerle arkadaş olmuş, kimlerin fotoğraflarını like etmiş, kimi dürtmüş, onu kim dürtmüş, kime mention atmış, kimlerle nerelere gitmiş falan filan... Uçsuz bucaksız bir takip mecrası ve beraberinde gelen sinir bozukluğu. Tam anlamıyla iki ucu çoklu denklem. Tam unuttum unutacağım derken bir bakıyorsun güzel sözlerle bezenmiş bir fotoğraf yüklemiş, bir kızın/erkeğin fotoğrafını beğenmiş, ucu sana dokunan bir twit atmış, sen kendini eve kapatmış selpaklarınla bir bütün olmuşken o check-in üstüne check-in patlatırken gel de unut. Ben burada bu kadar acı çekerken onun yaptığına bak diyip döşe bakalım en okkalısından bir mesaj sonra da gelmeyen cevaba bozulsun sinirin.

Yok annem yok, böyle yaşanmıyor bu ayrılık dediğin şey. Bu sosyal ağlar varken insan nasıl unutsun, nasıl yaşasın acısını sakin sakin. Bütün gün bunlarla deşilirken o yara nasıl kabuk bağlasın? 

Ama her şeye alışan insanoğlu zamanla bunlarla da yaşamaya alışacaktır elbet seve seve ya da söve söve...